Pages

1 Ağustos 2023 Salı

Bir kaç maddede son 9 yılım

1 Ağustos 2023. Buraya son yazımı 11 Haziran 2014'de yazmışım. Blog giriş şifremi bile zor hatırladım. 2007'de yazmaya başlamışım. Uzun aralar vermiş olsam da 7 yıl boyunca yazmışım hep, ta ki 2014'e kadar :) Neyse efendim o günde bugüne dünya çok değişti. O zamanlar bloglar çok daha popülerdi. Instagram'da story yoktu, Twitter'ın logosu kuştu, Facebook hala popülerdi, konuştuklarımız karşımıza reklam olarak çıkmıyordu, Amerikan doları 2,1 TL iken Euro 2,9'idi. Yalnız, yazarken bile en çok bu son maddeye şaşırdım. Hayat nasıl da su gibi akıp gidiyor. İçindeyken boğuştuğumuz onca şeyi düşünüyorum da, geriye dönüp baktığımızda belki sadece bir kaç tanesi aklımızda kalıyor. Ben bu son 9 yıl nasıl geçti asla anlamadım. 42 yaşına gelmişim. Her şey daha dün gibi. Üniversiteden mezun olalı 20 sene olmuş. Tam yaşlı muhabbetine döndü bu yazı, yazmayalı unutmuşum galiba nasıl yazıldığını. 24 saatlik Instagram hikayelerinde her gün bir şeyler paylaşsak da burada yazılı kalanların tadı başka oluyor benim için. O zaman kendime de tarihe de not olsun diye yazayım 9 yıl sonra bu postu.

O zaman bir kaç maddede son 9 yıl.

  • 10 yıl önce kurduğum işimi hala severek yapıyorum. 
  • 9 yıl önce de sevdiğim aynı semtte oturuyorum. 
  • Kısa bir evlilik molasından sonra yine bekarım.
  • Seyahat etmeyi hala çok seviyorum.
  • Bu sene başka bir ülkede daha şirket kurup oturum izni aldım. 1 yıl boyunca Türkiye ve o ülke arasında gidip geleceğim.
  • Eskisi kadar spor yapamasam da hala çabalıyorum :)
  • Son 2 aydır Almanca öğrenmeye heves ettim ( hayır yukarıda bahsettiğim ülke Almanya değil:))
  • Hala oldum ve dünya tatlısı bir yeğenim var. 
  • Twitter'ı aktif kullanmayı bıraktım. Instagram'da story bebesi oldum.
  • Sigara içmekten tütün sarmaya geçtim.
  • Botox yaptırmaya başladım.
  • Astrolojiyle tanışıp pandemide online eğitim aldım. Tanıştığım herkesin doğum bilgilerini almaya çalışıyorum :)
  • Hayatımızın 2 yılını yiyen pandemiden hiç Covid olmadan çıkmaya becerdim.
  • 35 yaşında tenis oynamaya başladım. 
  • Son bir kaç yıldır dizlerim ağrıdığı için koşmayı bıraktım. 
  • Saçlarıma hala röfle yaptırıyorum. 
  • 2014 başında sahiplendiğim köpeğim artık annemlerle yaşıyor.
  • Kedilerle aram daha iyi. Daha az korkuyorum.
  • Eskiden yüzemediğim soğuk denizlerde artık yüzebiliyorum.
  • Gözlerim yakını daha zor görmeye başladı. 
  • Hala sütlü kahve sevmiyorum, türk kahvesine bayılıyorum. 
  • Eskisi kadar partileyemiyorum çünkü maalesef İstanbul gece hayatı nargile land'e döndü.

Başka da bir şey gelmedi aklıma. Koskoca 9 yıl geçmiş yani yaza yaza bunları mı yazdım diye kendimi sorguladım ama zorlamaya gerek yok. Dedim ya, içinde yaşarken çok gelen her şey, geride kaldığında kum tanesi kadar küçülüyor.

Bakalım bir sonraki yazımı ne zaman yazacağım. Olur da bu yazıyı okursanız bir yorum yazın lütfen. Birlerinin okuduğunu bilmek, hele ki bunca yıl sonra, ilginç ve güzel olur:)

Bu dolunay gecesinde çok sevdiğim bir şarkıyla kapatayım bu yazıyı. Bu şarkıyı Ferhan Özpetek'in Şans Tanrıçası filminde duymuştum. Sonrasında favori listeme eklendi tabi kj :) 














11 Haziran 2014 Çarşamba

10 yıl öncesini düşünün...

Hayat geçiyor. Günler günleri kovalıyor. Akreple yelkovana yetişmek zaten mümkün değil. Yarın sabah uyanacağımız ne malum? 10 yıl öncesini düşünün... Ne yapıyordunuz? Kimlerleydiniz? Neredeydiniz? Dün gibi hatta gün gibi gözünüzün önüne geliyor değil mi? Peki 10 yıl nasıl da geçti bu kadar çabuk? Dedim ya hayat geçiyor işte... Anlamadan, göz açıp kapayıncaya kadar.

33 yaşında orta yaş bunalımına girmiş falan değilim. Endişelenecek bir durum yok :) Sadece hayatın geçtiğini farkına vararak yaşayalım diyorum. Gerçekten üzülecek şeylere üzülerek, daha çok şeye mutlu olarak, daha az kaygılanarak... Yarınınızda kimlerin yanınızda olacağı meçhulken, yanınızdakilerin kıymetini bilin diyorum.

İstemediğiniz, içinize sinmeyen hiç bir şeyi yapmayın mesela. İnatlaşmayın hayatla, kendinizle... Kaybeden siz olursunuz. İnadına yaşayın ama inatlaşarak yaşamayın. İstemiyorsanız gitmeyin. İstiyorsanız peşine düşün.

Mola verin. Bir an durun ve bakın. Hem kendinize hem etrafınıza... Bugüne kadar görmediğiniz bir şeyi göreceğinizi garanti ederim. Durmadan göremiyor insan. Giderken fark etmiyor.

Nefes alın. Hayatta kalmak için değil. Gerçekten yaşamak için nefes alın. Nefesinizi tutarak geçirdiğiniz anların farkına varacaksınız. Nefes aldığınızda zihniniz açılacak.

Gözlerinizi kapatın. Dinleyin sadece. Kendinizi, çevrenizi, sessizliği, gürültüyü, güzel bir melodiyi... Görmeyin, dokunmayın. Dinleyerek anlayın.

Hayat geçiyor. Geçip giderken sizi sürüklemesine izin vermeyin. Siz sürüklenmek istediğiniz yöne çekin hayatı. Şartlar ne olursa olsun, sizin baktığınız gibidir hayat hep.

Hayat geçiyor. Hayat sizin hayatınız. İnanmadığınız şeyleri yapmayın. Başkalarını düşünerek yaşayın ama başkaları için yaşamayın. İnandıklarınız uğrunda uğraşın. Tereddütlerinize bir şans verin ama zorlamayın. Zorlayarak bir şey olmaz hayatta. Zorlamakla uğraşmayı birbirine karıştırmayın.

Hayat geçecek. Öyle ya da böyle... O yüzden arada mola verin, nefes alın, dinleyin, dinlenin.

Belki ilk molanızı bu şarkıyı dinleyerek verirsiniz...


Fırsatınız olursa video klipte sahnelerini göreceğiniz "Love in the time of Cholera" filmini de mutlaka izleyin:)


17 Ağustos 2013 Cumartesi

Gün kapanışı

2 gün içinde yaptığım yaklaşık 800 km yolun yorgunluğunu bu şarkı alıp götürdü. Tam da uykuya geçmeden, yastıkla olan vicdan muhasebesine başlamadan önce. Bazıları aynaya bakınca iç hesaplaşma yaşar. Gözlerinin içine yine kendi gözleriyle derinlemesine bakarken sorar bütün can alıcı soruları. Ben ise, yastığa kafayı koyduğum anda muhasebe ederim her şeyi. İyi ki yaptım, nereden yapmaya karar verdim, keşke yapsaydım, acaba böyle değil de şöyle mi yapsaydım dediklerimi toplar çıkartır Z raporunu alırım. Gün kapanışım o yastıkta olur yani, hem fiziken hem ruhen. Bu gece de kapanış öncesi bu şarkıyı dinliyorum işte.

İster aynada ister yastıkta, ister gözlerde ister zihinde herkese temiz bir kapanış dilerim bu akşam. İyi dinlemeler.

14 Ağustos 2013 Çarşamba

Eksilerek Yaşamak

Şu anda Gelibolu yakınında bir benzin istasyonundayım. Gece aldığım kötü bir haberle sabahın erken saatlerinde yola çıktım. Benim 5 tane kuzenim vardır. Bunların içinde bana en yakın yaşa sahip olan kuzenimle çocukluğumuzdan beri en yakın arkadaş gibi büyüyüp birbirimizin olmayan kız kardeşi olduk. Büyüdükçe de arkadaşlığımız sırdaşlığa döndü. Çok sık bir araya gelemesek bile uzun telefon konuşmalarıyla hep dertleştik, fikir alışverişi yaptık aramızda.

Genç kızlık zamanlarımızda yazları en büyük sorunumuz kör karanlık sahildeki çay bahçesine inerken ne giyeceğimizdi. Sabahları ben erkenden kalkardım, o da benim aksime uykuyu  bir o kadar severdi. Sabahları onu nasıl uyandırsam diye bin bir fikir düşünürdüm. Bağırış çağırış uyanışlarımızdan sonra zihnimde ilk canlanan yazlığın balkonundaki harika kahvaltılardır. Bizim oraların zeytinyağı meşhurdur. Kızarmış ekmeğimizi zeytinyağına bana bana yerdik ayıptır söylemesi. Ev yapımı reçel, meşhur ezine peyniri, taptaze domates, biber, salatalık ve allah ne verdiyse...  Sonra eniştem içeriden seslenirdi; "Kızarmış ekmek isteyen var mı?" diye. Çocukluk deyince mutlaka aklıma gelen anılarımdan oldu bu sahneler her daim.

Şimdi bu anlattığım hikayedeki kahramanlardan kuzenim bir yanı eksik olarak dönüyor oradan. Eniştem ise dün gece sonsuzluğa erdi. Kuzenim bu sabah ilk defa babasız bir güne uyandı. Hayatındaki en önemli insanlardan birisini yitirmenin acısının ne kadar derin olduğunu anlamaya çalışıyorum. Kendimi onun yerine koyuyorum. Çok acı çektiğini, sanki sonsuza kadar acı çekecekmiş gibi hissettiğini de biliyorum. Ve bu acıyı bir gün hepimizin yaşayacağını da biliyorum. En zoru sevdiklerinizden birisinin canı yanarken onu teselli edecek kelime bulamamak. Susmaktan ve doğanın kanunu olduğunu bilip sessizce acısını paylaşmaya çalışmaktan başka yapacak bir şeyiniz olmaması çok üzücü.

O, hayata bir eksik olarak devam edecek bu günden sonra. Hepimiz de eksilerek süreceğini biliyoruz yaşamın. Bilerek ama yaşarken unutarak devam ediyoruz hayatlarımıza sadece. Bu yazıyı da kuzenim ve bir yanı eksilmiş olarak yaşayanlara adıyorum.


11 Ağustos 2013 Pazar

Human

İnsanız hepimiz. Hepimizin içinde ne acılar, heyecanlar, ümitler, hayal kırıklıkları, acabalar, keşkeler var kim bilir. Herkes zırhını alarak varlık gösteriyor aslında hayatta. Tecrübe diye övündüğümüz şey gökten zembille inmiyor ki... Üzülerek tecrübe ediyoruz. Bir şeyleri kaybederek ders alıyoruz. Ya da alıyor muyuz? Bildiğimiz yolları bir daha yürümüyor muyuz bazen? Yürüyoruz. Dikenler olduğunu bile bile girmiyor muyuz o kapıdan? Giriyoruz. Neden? Çünkü insanız...


Daft Punk'ın çıkış şarkısından çok daha güzel olan bu şarkısı tüm insanlara gelsin.



Sevgiler,

Tarih...

İktidarlara Yenik Düşen Aşklar

Kitap okuma alışkanlığım biraz gariptir benim. Bazı dönemler birini bitirip diğerine başlarken bazen de aylarca hiç kitap okumam. Nedenini bilmiyorum. Belki dönemsel yoğunluk ya da konsantrasyon eksikliğindendir. Bir de popüler kitapları popüler olduğu dönemlerde okumayı çok haz etmem. Herkes aynı kitabı elinde tutarken değil de ortalık sakinleştiğinde okurum o kitabı. Popülizme kendimce bir tepki de olabilir bu:)

Bu aralar yine okumaya başladım. Zülfü Livaneli'nin Serenad'ını da yeni bitirdim. Serenad'ı elimde gören arkadaşlarımın bir çoğu okuduğunu ve çok güzel olduğunu söylemişlerdi. Ben de kitabın ilk 300 sayfasını 1,5 günde devirdim zaten. Sonlara doğru yavaşladım. Hele ki son 60 sayfasını 2 günde bitiremedim. 60 sayfa dediğin nedir ki? Bir solukta bitmesi lazım. Hele ki 300 sayfasını 1,5 günde okuduğun bir kitap için... Dün gece kaçınılmaz son geldi ve kitap bitti. O anda fark ettim ki o son 60 sayfayı ben bitirmek istememişim. Serenad'ın  hikayesinden kopmak, sona ulaşmak istemediğim için bitirememiştim.

Baş kahraman Maya'nın modern dünyadaki dönüşümünü, insanlık tarihinin işlediği suçları, Maximillian Wagner'ın biricik aşkı Nadia'yı okumaya doyamamıştım. 2. Dünya Savaşı sırasında ümit olarak bindikleri Struma isimli gemiden hiç bir zaman karaya ayak basamayan suçsuz insanları o sayfalarda bırakıp gerçek hayata dönmek istemiyordum. Bazen insan bir kitabın sayfalarında kalmayı tercih edebiliyor sanırım. Gerçek hayat demişken, aslında kitaptaki tarihi anlatılar ve insanlığın ne kadar acımasız olduğu gerçeğin ta kendisi.

Baş kahraman Maya ile Profesör Wagner'in arasında gelişen tarifi zor sevgiyi ise birbirini bu kadar kısa sürede tanıyan iki insanın birbirlerinin hayatlarına ne denli önemli değerler katabileceğini gördüğünüzde anlayabiliyorsunuz.

Not: Bu noktadan itibaren videodaki müziği dinleyerek devam edebilirsiniz.



Son olarak şunu da eklemek isterim; Kitaba adını veren Serenad, kitabın bir bölümünde anlam kazandığında benim gibi kitaba ara vererek Schubert'in Serenade'ini açıp dinlemek için karşı koyulamaz bir istek içine girebilirsiniz. Dinleyin de lütfen. Özellikle o satırları bu muhteşem notalarla dinlediğinizde ya Struma'nın güvertesindeki Nadia ya da Şile sahilindeki Max oluyorsunuz. Okurken Max'ın çaresizliğini, Nadia'nın kurtarılmayı beklerken duyduğu inancı ve ümidi iliklerinize kadar hissediyorsunuz. Çektikleri acıyı çekiyor, en ufak bir ümit ışığında siz de aydınlanıyorsunuz. İnsanın aşk için neler yapabileceğini, bir başkasının varlığının kendi varlığınızın önüne geçebildiğini, bazen ne kadar uğraşırsak uğraşalım kaderi değiştiremeyeceğimizi anlıyorsunuz.

Aslında tarihte Max ve Nadia gibi acımasız iktidarlara yenik düşen ne kadar çok aşkın olduğunu da anlıyorsunuz kitabı okurken. Bu yazı da o aşklar için gelsin.

Sevgiler,


Danimarka'ya gitmek istiyorum

Danimarka'ya gitmek istiyorum. Şimdi nereden çıktı değil mi? Aslında bir keresinde rüyamda Danimarka'da olduğumu görmüştüm. Danimarka'da deniz kıyısında bir kasabada soğuk ve rüzgarlı bir günde, gri gökyüzünün altında dalgalı denize bakarak bira içtiğimi çok net gördüm rüyamda. Neresi olduğunu bilmiyorum. Sadece Danimarka'da bir yerdi. İşin garibi hayatımda hiç Danimarka'ya gitmek gibi bir fikrim ve isteğim olmamıştı o zamana kadar. Neticede yaz insanı olarak soğuk yerler çok da bana göre değil. Benim için iklim hep ılık olmalı.

Kuzey ülkeleri hep içimi sıkmıştır ama o rüyayı gördüğümden beri istiyorum işte. Sonrasında da Ejderha Dövmeli Kız romanındaki Hedestad kasabası ve romanın baş kahramanı Blomkvis'in sahildeki küçük barakada içtiği sabah kahveleri, uyandığı karlı ve soğuk sabahlar da Kuzey ülkelerine bir nebze de olsa "sıcak" bakmama neden olmuştur. Her ne kadar roman İsveç'te geçse de şu an için tüm İskandinav ülkeleri benim için aynı; soğuk ve gri! 

Bu arada, Danimarka'ya gittiğimi hayal ettiğimde de fonda bu şarkı var.(Gerçi Adrienne West yorumunu tercih ederim eğer Ella'ya saygısızlık olmayacaksa ama videosunu bulamadığımdan bu yorumu paylaşıyorum)

Not: Şimdiden Danimarka için plan yapmaya başladım :)




Tam kafamdaki gibi bir manzara olmasa da buna biraz sulu kar ekleyin, gökyüzünü biraz daha gri hayal edin, işte öyle bir şey :)

10 Ağustos 2013 Cumartesi

Yaz Bitmesin...

Bazı şarkılar üst üste defalarca dinlenebilir. Tınısının büyüsü hiç bir zaman geçmez. İşte onlardan birisi... Her duyduğumda beni hiç gitmediğim yerlere götürecek kadar hayallere salıp mutlu eden, tam manasıyla bir aşk şarkısı. Söyleyenler aşık, dinleyenler de aşka aşık...

Bono der ki;

My eyes grew heavy and my lips they could not speak
I tried to get up, but I couldn't find my feet
She reassured me with an unfamiliar line
And then she gave to me more summer wine

Ve Andrea cevap verir...

Strawberries, cherries and an angel's kiss in spring
My summer wine is really made from all these things
Take off your silver spurs and help me pass the time
And I will give to you summer wine 


9 Ağustos 2013 Cuma

Mini, ben ve mesajım Londra'dayız

Sosyal MINI... Bu hafta Londra sokaklarında gezenler Üzeri binlerce LED ışıkla giydirilmiş bir Mini görebilirler. Gördüğüm mobil dijital mecraların herhalde en sevimlisi bu Mini Countryman. "Mini's Not Normal" kampanyası çerçevesinde #MINIartbeat etiketli tweetlerinizi ve Vine videolarınızı bu led ışıklı Mini'nin üzerinde görebilirsiniz. Hatta benim yaptığım gibi Facebook uygulamasıyla şu anda Londra'da park halinde olan bu Mini'nin üzerinde kendi mesajınızı ve fotoğrafınızı canlı olarak görebilirsiniz. :) Çok eğlenceli olduğu doğru. Tabii sabahın erken saatleri yerine uygulamayı gece kullanırsanız, mesajınız ve fotoğafınız ya da videonuz Londra sokaklarını ışıl ışıl aydınlatabilir.

Londra'ya gönderdiğim bayram mesajımı aşağıdaki videodan izleyebilirsiniz :)


8 Ağustos 2013 Perşembe

Sosyal Medya ve Tatilin Buluştuğu Son Nokta

Geçtiğimiz sene Facebook temalı gece klubü açıldığını yazmıştım."Sosyal Medya Çılgınlığı" artık bir klişe olsa da şimdi bahsedeceğim haber gerçekten hafiften çılgın olmuş.

İspanya'nın meşhur adalarından Majorca'da artık Twitter temalı bir otel var;  
@SolWaveHouse

Tatilde tweet atmayı tercih edenlerdenseniz bu otel tam size göre. Otelde Twitter Parti Suitlerinden, Twitter temalı partilere kadar mavi-beyaz konsepti bolca uygulanmış. Resepsiyonu arayıp da isteyecekleriniz varsa hiç zahmet etmeyin. Tweet atmanız yeterli olacak :) Odanızdaki minibar mı boşaldı? #FillMyFridge yazın hemen gerekeni yapsınlar.


Aslında otelin normal bir otelden pek de farkı yok. Twitter'ı kullanmadan da rahatlıkla güzel vakit geçirebileceğiniz bir yaz oteli. Ayrıca, Sol Wave House'un oluşturduğu #SocialWave etiketi de tatilde yeni arkadaşlıklar edinmek isteyenlere kolaylık tanıyor. Bu etiket aracılığıyla otelde konaklayanlar birbirleriyle tanışma fırsatı buluyor.

Yakında bir de Instagram temalı bir tesis açılmasını bekliyorum :) Neden olmasın?




Yaşasın Instagram Güncellemesi!

Bugün itibariyle Instagram'a güzel bir güncelleme geldi ki bence artık Vine'dan açık ara önde olduğunun kesin kanıtıdır. En azından şimdilik. Instagram'ın video yüklemesi sadece uygulama içindeki kameradan gerçekleşebilirken, yeni güncelleme ile önceden çektiğiniz videolarınızı da tıpkı fotoğraflarınız gibi albümden seçerek paylaşabiliyorsunuz. Özellikle de markalar için bulunmaz hint kumaşı cinsinden bir yenilik oldu bence.
İkinci yenilik ise fotoğraflarınızın açısını uygulama içerisinden değiştirebiliyorsunuz. Beni, video iyileştirmesi kadar etkilememiş olsa da  fotoğraf paylaşımında bir kolaylık sağladığı kesin.

Ve son olarak, beni ilgilendirmese de Android kullanıcıları adına sevindirici gelişme; artık siz de Instagram üzerinden video paylaşımı yapabileceksiniz.

Yaşasın faydalı güncellemeler!


7 Ağustos 2013 Çarşamba

Niña Pastori - De Boca En Boca (Video)

Flamenko sever misiniz bilmiyorum ama bu şarkıdan sonra sevme ihtimaliniz yüksek. 


21 Mart 2013 Perşembe

Hoşgeldin bahar


Bugün baharın ilk günü. Hoşgeldin yeni bahar.

3 Ekim 2012 Çarşamba

Bu Bir Reklam Değildir

Dallandırıp budaklandırmaya gerek yok. Konuya doğrudan gireceğim ama hepsinden önce bunun bir reklam yazısı olmadığını özellikle belirtmek istiyorum. Bugüne kadar kırmızı kaplı defter'i hiç bir ürün, hizmet veya marka için reklam maksatlı kullanmadım. Kullanmayacağıma da emin olabilirsiniz. Kişisel olarak sevdiğim, beğendiğim veya rahatsız olduğum konuları aktardım sadece. Lütfen bu yazıyı da bunu göz önünde bulundurarak okuyun.

Geçelim yazımın içeriğine. Geçenlerde güzel bir davet aldım. Ofiste sinema keyfine çağırdılar. Önce biraz tereddüt ettim ne yalan söyliyeyim. Ofis vs. sinema keyfi... Programım uygun olunca, uzun zamandır da sinemaya gitmediğimi düşününce kabul ettim. Ofisten içeriye girer girmez iyi ki gelmişim dedim:) Evimde hissedeceğim bir konseptle (tabii ki bu konsepte mısır, içecek, minik atıştırmalıklar da dahil:)) karşılaştım. Evet, aslında bu bir tanıtım davetiydi ama açıkçası benim odaklandığım nokta film ve geçireceğim sinema keyfi oldu. Filmi izlemeye başlamadan önce ürün müdürü kısaca ürünle ilgili bazı bilgiler verdi. Sizce ilgilendim mi? Maalesef hayır:) Sevindirici olan ise ürün müdürünün bu keyifli etkinliği satış konuşmasına çevirmeden kısaca bitirmesiydi. Kendisine ayrıca teşekkür ederim.

Ve işte ışıklar kapandı, perdede film göründü ve ben bir ofiste olduğumu unutarak mısırımı yiyip, içeceğim eşliğinde filme daldım. Şansıma film de güzel bir romantik komediydi. Film bittiğinde, kendimi ürün müdürünün yanında buldum. Film başlamadan önce muhtemelen zaten anlattığı şeyleri bir kadın olarak, kendi anlayacağım şekilde sorarken buldum kendimi. Yazının başından beri ürünün ne olduğunu söylemediğimin farkındayım. Dedim ya, reklam kokan hareketleri sevmiyorum. Ürün, bir projeksiyon cihazı. Benim için sadece ofiste sunum yaparken açıp kapatmaktan başka bir özelliğini bilmediğim, gittiğim toplantılarda önünden geçerek gölgemle toplantıyı bölmemem gereken bir cihazdı kendisi o ana kadar. Meğer, bu projeksiyonlar eğlencenin ta kendisiymiş sevgili arkadaşlar:) Bugüne kadar televizyon karşısında izlediğim her şeyi çok daha geniş ve gözlerim yorulmadan da izleyebilirmişim. Öyle büyük salona da ihtiyaç yokmuş. Dar alanda kısa paslaşmalara girebiliyormuşuz. Salonumuzun büyüklüğü çok da mühim değilmiş. Öyle ayaklı perde olmadan da tavandan çekilen perdelerle, ortalık dağılmadan, toplama-kaldırma derdi olmadan sehpanın bir ucuna iliştirerek dakikalar içerisinde "Hangi filmi izlesek?" konseptine geçebiliyormuşuz. Şahsen ben olayın bu kadar pratik olduğunu bilmiyordum. Bir de arada babamla maç izlemek için gittiğim yemekli organizasyonlarda projeksiyonla yakınlaşırdım ki bu noktada renklerin renksizliği hangi takımı tuttuğumu bile unutturuyordu bana. O sebeptendir ki, projeksiyon deyince aklıma ilk gelen şeyler sunum ve renksiz maçlardı maalesef. İşte pratiklik, kolay kurulumun dışında ikinci vurulduğum şey de görüntü kalitesi oldu. Malum, renkli bir kişiğim olduğundan, canlı renkli görüntülere önem veriyorum :)

Romantik komedi izledik deyip Batman'dan bir fotoğraf koymam şaşırtmasın sizi. Film başlamadan önce ekranda farklı görüntüler dönüyordu.

Diyeceğim şudur ki; ilk defa bir projeksiyon cihazıyla yakın temasa geçtim ve bunu bana keyifle sunan BenQ'ya teşekkür etmezsem olmaz. Yeni çıkardıkları bu zahmetsiz ve kadınların hayali olan kolay kurulum, kompakt kullanım (1 mt den izlenebiliyor hanımlar:) Öyle kabloların üstünden atlamaya falan gerek yok) özelliği olan BenQ W710ST bu kış evde geçireceğim zamanlar için güzel bir çözüm oldu. Bu kadar anlattım, ettim diye sanmayın ki cihazı hediye ettiler. Tadımlık bu gösterimle sadece aklıma girdiler:) Sanırım ben de alacağım ve projeksiyon cihazı almayı planladığım için kendime şaşırıyorum.

Erkekler için de şöyle teknik bazı notlar aldım. Hani ben çok anlamıyorum ama eminim okuyanlardan teknik detayları öğrenmek isteyecekler olacaktır. O halde buyurunuz;

720p HD görüntü kalitesi
1 metrede 63"-160 ekran görüntü elde etme imkanı
2500 ANSI lümen parlaklık,çift HDMI arayüzü

Hatırlatmak da fayda var; Bu bir reklam değildir;)

Sevgiler,

28 Ağustos 2012 Salı

Yeşil Kadife Kanepeden Sevgilerle

Peki bunca zaman sonra yazmak için bir astrolog önerisinden ve yazmayı özlemekten başka bir nedenim olmalı mı? Bilemiyorum. Eğer öyleyse de benim yok sanırım. Yani bir konum yok. Biraz sohbet muhabbet bir yazı olacak yani bu. Sadece yazmak için yazıyorum. Uzun zaman yazmayıp sonra klavye başına oturunca hafiften bir tıkanma stresi olmuyor da değil hani. Yine de burası eski bir arkadaş gibi geldiğinden, samimiyetine güveniyorum kırmızı kaplı defterin. Böyle ağdalı betimlemeleri de çok yapmacık bulurum ama yazmış bulundum bir kere:)




Önceden, yazmadığım zamanlarda neler yaptığımı özetlerdim. Şimdi zaman mı o kadar hızlı geçiyor yoksa ben mi daha hızlı hareket ediyorum bilmiyorum ama özetlemek bile zor geçen zamanda olanları. Ama bunca zamanda öğrendiklerimden bir iki şey çıkabilir. Hayatın çok hızlı geçtiğini öğrendim mesela. Belki yaşlanmaya delalettir bu; bilemiyorum. Hayatın son derece benmerkezci ilerlediğini öğrendim ayrıca. Hatta öyle ilerlemesi gerektiğini de... Çünkü ben olmazsam, kalan hiç bir şey de olmuyormuş. Ben varsam, diğerleri de varmış. O yüzden kendimi daha çok seviyorum, sayıyorum. Toleransın stresi azalttığını öğrendim ama bunun da olgunlukla, tecrübeyle geliştiğini fark ettim. Tolere ettikçe mutlu olup edebildiğimizi gördüm. Ha derseniz, çok mu toleranslı bir insan oldun? Hayır! Hala sabırsızım. Hala akışına bırakabilmek için çok çabalıyorum. Ama çabalıyorum işte. Biraz da olsa öğrendim.

Bir sürü şeyin içinde kaybolduğunda aslında o şeylerin gerçekten olması gerekenler değil de sadece seçenekler olduğunu öğrendim. Kararsızlığın aslında kararsızlık değil de yanlış kararlar bütünü olduğunu öğrendim. Kararsızlıktaki seçeneklerin tek seçenek olmadığını öğrendim. Hayatın bize fark etmesek de tonlarca seçim şansı sunduğunu görmek gerektiğini öğrendim. İyi düşününce iyi olacağının koca bir modern yalan olduğunu, düşünmenin, tek başına hiç bir halta yaramadığını zaten biliyordum ama iyice anladım. İyi düşüncenin iyi bir aksiyon planı olmadan ne kadar anlamsız olduğunu tekrar gördüm.

Ne kadar çok şey öğrenirsem öğreneyim, ne kadar gelişirsem gelişeyim beni ben yapan bir çok şeyin aslında hiç değişmeyeceğini idrak ettim. Beni ben yapan yaşam enerjimin, bir anda düşüp bir anda zıplayan ruh hallerimin, sabah toplantısına gecikmedikçe yeni güne coşkuyla başlayışımın, özgür kız görünümü altında aileme olan bağlılığımın, hiç bir zaman mezeden fırsat bulup da balık yiyerek tamamlayamadığım rakı-balıktan aldığım ve çözemediğim hazzın, seyahatin her türlüsünden duyduğum heyecanın, direksiyon başına geçince gazla ayağımın arasındaki mesafeyi koruyamayışımın, deniz görmeden günüm geçmesin diye ettiğim dualarımın, yeni insanlar tanımaktan duyduğum mutluluğun, sert görünmeye çalışıp kapı arkasında salya sümük ağlayışlarımın, ne kadar büyüsem de bünyemdeki gizli veletin varlığının, ne kadar çok yeni ve iyi  arkadaşım olsa da hayatımdaki bazı harika arkadaşlıkların, köşe lambasının ışığında oturmaktan aldığım keyfin, anneme olan benzerliğimin, "hadi" diyince yapılan son dakika organizasyonlarından duyduğum mutluluğun ve keyifliylen hiç susmadan konuşabilme kapasitemin ama sustuğumda da saatlerce susabilme yeteneğimin hiç değişmeyeceğini biliyorum artık. Belki de hala bilmediğim bir sürü ben parçası vardır; bu saydıklarımdan ayrı.

Daha çok öğrenecek şey, edinecek tecrübe var. O yüzden zaman hızla akıp gitse de sonradan fark ettiğimiz bir sürü şey kalıyor geriye. Hem de aynı hızla yerleşiyor öğrendiklerimizin arasına. Yine de ne kadar çok şey öğrenirsek öğrenelim, bizi biz yapan ve değişmeyecek şeylerin bilincinde olmak en önemlisi sanırım.

Oldu galiba:) Yine yazıverdim işte bir çırpıda.

Yeşil kadife kanepeden sevgiler,

(Edit: Yazımın ilk paragrafnı yayınlarken uçurmuşum; şimdi farkına varıyorum. Resim koyarken silinmiş olmalı. Uzun süre yazmayınca böyle oluyor sanırım. Bu seferlik böyle olsun. 2. paragrafa ilkmiş gibi davranalım.)


5 Ağustos 2011 Cuma

Hem Çirkin Hem Güzel "Şey"

İyi, kötü, doğru, yanlış, güzel, çirkin...Birbirinin tam karşısında duran bu sözcükleri sıradan bir gün içerisinde bile ne kadar çok kullanıyoruz. Bir şeyleri tanımlamak için bazen çok doğru gelen bu sözcüklerin hepsi aslında içerisinde kendi karşıtını da barındırıyor.
Bazen "çirkin" olarak adlandırğım bir "şey" in, aslında bir noktada garip bir güzelliğini fark edebiliyorum. Ya da adlandıramadığım bir ikileme giriyorum; güzel mi çirkin mi, iyi mi kötü mü karar veremiyorum.

İşte geçen gün gezdiğim sergi, tam olarak bu ikilemin ortasında durmama sebep oldu. Baktığım "şey" ilk önce ürküttü,sonra sevimli geldi, sonra garipsedim; ama hem duruşu hem de hissettirdiği o kadar gerçekçiydi ki direnemedim. Sonra gerçekten güzel ve çirkinin iç içeliğindeki garip yerde kalakaladım.

Bir "şey" düşünün. Biraz insan, biraz hayvan ama hem insandan hem de hayvandan daha duygu yüklü bakışlara sahip, canlı olmadığı halde içininizi ısıtabilen ve neredeyse hadi arkadaş olalım diyebileceğiniz samimiyette.

Yazıma bu kez sondan başladım. Önce hissettiklerimi yazmak istedim. Ne'den bahsettiğimi bilmediğiniz için size hiç bir anlam ifade etmiyor olabilir. O zaman, mutlaka İstiklal Caddesi'ndeki Arter sanat galerisine uğrayın. Yazdığım her kelimeyi bana hissettiren sergi, galerinin ilk üç katına yayılmış durumda. Her bir kat yukarı çıkışımda biraz daha etkilendiğim kesin.

Patricia Piccinini, 1997'den beri ortaya çıkardığı eserlerinden bazılarını sergiliyor. İstanbul'daki ilk solo sergiymiş. Serginin adı Hold me Close to Your Heart ( Beni Bağrına Bas ). Sergide 20'den fazla eser var. Kendisi, Sierra Leone doğumlu bir Avusturalyalı.

Fotoğraf makinamı unutmamış olsaydım bir kaç güzel fotoğraf paylaşmak isterdim. Yine de telefonla çektiğim tek bir kareyi aşağıda bulabilirsiniz. Fotoğrafta gördüklerinizle yakından görecekleriniz çok farklı olacaktır. Ben, burnumun dibindeki bu sergiye yeni gittiğim içim kendime kızdım. 22 Haziran'da başlamış ve 21 Ağustos'da bitiyor. Gidip gezmenizi tavsiye ederim.


Davetli Misafir

Sevgiler,

31 Temmuz 2011 Pazar

Ben Bir Bağımlıy(mış)ım! Ya siz?

Ben 1981 doğumluyum. Benim çocukluğumda cep telefonu yoktu.Internet yoktu.Sonra internetle, cep telefonuyla tanıştık.IRC,ICQ vardı sadece internette sosyalleşmek için. Sonra msn çıktı.Birgün cep telefonlarından internete girebiliyor olduk. Hiç anlamadan oldu tüm bunlar.Hatta artık onlara cep telefonu bile demez olduk. Iphone, Blackberry, Galaxy ve başka bir sürü şey oldu isimleri. Sonra facebook, twitter, whats app, blackberry messenger...Artık telefonda mesajlaşmayı unuttuk neredeyse.Anılarımızın yegane göstergesi olan fotoğraflar, videolar hep bu akıllı telefonlarla ölümsüzleştirilmeye başladı. Gazeteyi bile telefondan okuyoruz.Banka işlemlerimizi telefondan yapıyoruz.Uçak bileti alıyoruz.Yön bulmak için kullanıyoruz. Hatta saatini sorduğunuz zaman bile insanların çoğu telefonundaki saate bakarak cevap veriyor. Belki de şimdi aklıma gelmeyen başka bir sürü şey. Bu telefonlar gerçekten akıllı:)

Peki bu akıllı cihazların hayatımızda ne kadar yer kapladıklarının farkında mısınız? Sabah uyanınca ilk işi telefonuna sarılıp gelen e-postalarını kontrol etmek olan, tuvalete elinde telefonuyla girip oyun oynayan, takside,otobüste, arabada facebook,twitter'da gezinen,sıkıldığı toplantıda başka bir akıllı telefon kullanıcısı olan arkadaşına "pişştt naber?" diye yazan insan sayısının ne kadar fazla olduğunun farkında mısınız? Belki günlük hayatta bunları yaparken çok sıradan olduğunu düşünüyoruz. Hayatımızın bir parçası olarak görüyoruz. Ama farkına varmak lazım ki bu akıllı telefonlar bizim en iyi arkadaşımız olmuş ve zamanımızın büyük bir kısmını ele geçirmiş durumda.

Evet, şunu söyleyebilirim ki ben bir  crackberry olmuşum! Hem de hiç farkında olmadan.




















2 gün önce sevgili arkadaşım blackberry'imi kaybettim.Acımız büyüktü. Hem kaybından hem de kayboluş şeklinden -Bagaj yerleştirmek için arabanın üstüne koyup sonra da tam gaz gidip blackberry'min ölümüne sebep olmuştum.Hatta bu kayıp için, havaalanından aldığım ve bagajlarını yerleştirdiğimiz arkadaşımı bile suçlamıştım bir ara. O gelmeseydi, ben onu almak için oraya gitmeseydim,valizleri yerleştirmek zorunda kalmasaydım, blackberry'mi arabanın üzerine koymazdım!- Kaybolduğunu fark ettiğimde artık çok geçti. Kim bilir kaç araç hızla ezip geçmişti onu. İlk dakikalarda neyse, sağlık olsun diyebilecek soğukkanlılığa sahiptim. Ama yavaş yavaş bütün damarlarımda büzülmeler başladı. Buluşacağım arkadaşımı aramam gerekiyordu. Anneme iyi olduğumu haber vermem gerekiyordu.Son çektiğim fotoğrafları bilgisayarıma yüklememiş olmamsa tamamen tembelliğimdendi. Telefon iletişimi kolaydı. Yanımdakilerden sağlayabilirdim.Zaten, sadece yarına kadar beklemem gerekiyordu. Yani sadece 15 saat telefonsuz kalacaktım!

Eve geldiğimde beni teskin etmeye çalıştılar.Ben de çaktırmamaya çalışıyordum ama yanımdaki diğer blackberry'ler o muhteşem (!) ringer classicphone melodisiyle (klasik blackberry melodisi) çaldıkça elim telefonumu arıyordu.Belirli aralıklarla son dakika haberlere bakmak, yeni tweetleri okumak, blackberry messenger'dan birilerine birşeyler yazmak istiyordum. Her seferinde, sevgili blackberry'min acısını duyuyordum; derinlerde bir yerde.Gece bir ara uyandığımda, saate bakmak için elimi komidine uzattım. Çünkü hep orada dururdu. Unutmuştum o gece olmadığını. Sabah da aynı şekilde oldu.

Artık daha fazla onsuzluğa dayanamazdım. Evet,tabi ki yeni alacağım, eskisinin yerini tutamazdı. Ne de olsa,onca şey paylaşmıştık. Onca önemli e-posta trafiği, mesajlaşma, fotoğraflanan anılara aracılık yapmıştı. Canımın en sıkıldığı zamanlarda beni eğlendirmişti. Yapacak bir şey yoktu. Önce hattımı yenilettim.Hemen yeni blackberry'mi seçtim. Sonra bütün e-posta kurulumları, uygulamaların yüklenmesi derken, yavaş yavaş kendime gelmeye başladım. Tabii şu anda yeni yeni ısınıyoruz birbirimize. Biraz paylaşıma ihtiyacımız var:)

İşte bağımlı olduğumu böyle fark ettim. Siz de bir bağımlı olabilirsiniz.Kendi iradenizle akıllı telefonunuzu kapalı duruma getirmenizden bahsetmiyorum. Hiç beklenmedik bir şekilde hayatınızdan çıkması, esas zor olan.

Bu yazıyı okuduktan sonra ama ben böyle değilim ki demeniz muhtemeldir. Unutmayınız, bağımlılığın ilk göstergelerinden birisi inkar etmektir;)

Sevgiler,


28 Temmuz 2011 Perşembe

Aşk, Sanat ve Hayatta Kalmak


"Kahkahalar. Hayatta kalabilmek için önemli bir malzeme.Ve biz sık sık kahkaha atardık"

                                                                                                     Patti Smith, Çoluk Çocuk

  • 20 yaşındayken,evlilik dışı bebeğinizi evlatlık verebilir misiniz?
  • Cebinizdeki son parayla New York'a tek yön bilet alabilir misiniz?
  • Bir evsiz olmayı göze alabilir misiniz?
  • Sanat ve kendini keşfetmek uğruna terk edilmeyi sindirebilir misiniz?

Ve onca zaman, sefaletle mücadele edip gerçek bir sanatçı olabilir misiniz?

2010 New York Times en çok satan ödülünü kazanan Patti Smith'in Çoluk Çocuk kitabından bahsediyorum. Bu kitabı okuyana kadar Patti Smith'in hayatı hakkında bu kadar çok şey bilmiyordum. Yukarıdaki soruların yanıtlarını Patti Smith bu kitapta veriyor; kendi adına.

Patti Smith, Çoluk Çocuk

1967'de, içindeki sanatı bulmak için ve kesinlikle tanrının da yardımıyla New York'a gittikten sonra başlıyor hikaye. Gecenin karanlığında, karşısına çıkan Robert Mapplethorpe ise Patti'nin hikayesine bir tutam aşk, bir parça terk ediliş ve sanat yolunda çok sıkı bir dostluk katıyor.

Janis Joplin, Jimi Hendrix ve Brian Jones gibi bir çok isimle karşılaşıyorsunuz kitabın sayfalarında. Dönemin şartlarını, aşk,sanat ve hayatta kalma üçgeninde en içten şekilde anlatıyor. Vay be diyorsunuz bazen, ya da tıpkı ben gibi diye yakın duruyorsunuz onca yıl öncesine.

Gerçek bir dönem hikayesi okumak isteyenlere tavsiye ederim.

Sevgiler,






14 Ocak 2011 Cuma

Hayatın İçindeki Teşhir Salonu "Blogger's Base"

Cafe, konser salonu, toplantı odası,ofis ve ev...Blogger's Base kendini tanımlarken tüm mekan içeriklerini kullanıyor. Blogger'lara özel bir mekan gibi görünse de kapıları yaratıcılığı destekleyen, fark yaratmayı seven, yaratanları daha çok seven, yenilikçi,ruhu ve zihni özgür bırakmak isteyen herkese açık. Renkli ve farklı atmosferi ilk bakışta dikkat çekiyor. Hem iş hem eğlence hem de sanatsal sebeplerden ziyareti hak eden bir oluşum. Galata'da olması da ayrıca güzel.İçerisinde Cafe Nero ve 75 kişilik bir konser salonu bulunan bu sıradışı mekanın daha detaylı sunumunu aşağıda izleyebilirsiniz.